Bu yaz deniz kenarında bana eşlik eden kısacık ama duygularla dolu bir kitap.
“Ölmek İstiyorum Ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum.”
Duygular, dünyayı anlamamızda ve hislerimizi tarif etmemizde rol oynayan bir olay, kimse ya da nesnenin insanın iç dünyamızda oluşturduğu, uyandırdığı yankı, etki, tepki, izlenimdir. Bazı duygularımız ortak duygularken bazı duyguları ise yaşamadan tarif etmemiz ya da empati kurmamız neredeyse imkansızdır.
Bu kadar karmaşık ve varlığıyla ilgi çeken duygular için bilim insanları araştırma yapmış ve yapılan araştırmalarda insanın 27 temel duygusu olduğu üzerine bir gruplandırma yapmışlar. Bu duygular; hayranlık, tapınma, estetik beğeni, eğlenme, kaygı, korku, beceriksizlik, can sıkıntısı, sakinlik, karışıklık, özlem, iğrenme, empatik acı, büyülenme, kıskançlık, heyecan, korku, dehşet, ilgi, neşe, özlem, romantizm, hüzün, doyum, cinsel istek, sempati ve zafer olarak kayıtlara geçmiş. Tabii bunların dışında, bazen aynı anda birkaç farklı duyguyu yaşayarak hissetmiş olduğumuz yeni duygu tanımlamaları da ortaya atılabilir.
Bu yazıda gündemimiz ise gizlenen duygular, çünkü bu kitabın yazarı da tam olarak bize iç dünyasını açarken gizlediğimiz duyguların getirilerini yansıtmak istemiş.
Çok tuhaftır, duyguların çoğu zaman mutlulukla dolu kısımlarını yansıtırken acılarımızı bazen kendimizden bile gizleriz. Bir hastalık gibi huzursuz eder bizi ve yok sayarız mutsuzluklarımızı. Zamanla içimizde biriken bu mutsuzluk dağı bazen bir gözyaşı seliyle karşılar bizi bazen ise en olmadık yerde yükselen sesimizle. “Ben buradayım, yok saysan da ben hep buradaydım!” der bize avaz avaz.
İşte tam da böyle bir hayatın içinde çocukluğunda yaşadığı hırpalanmalar, yaftalanmalarla yetişkin yaşına gelmiş biri Baek Sehee.
Parçaları oturmamış, ruhunun hassaslığı doğru cümlelerle sulanmamış. Kendini tanıma fırsatı verilmediği için başkalarının cümlelerinin kuklası olmuş ve bence takdir edilesi yönüyle; kendisini tanımaktan, içindeki sesi duymaktan asla vazgeçmemiş biri.
Yönetemediği duyguları ve hayatı için psikolojik destek aldığı dönemde, hayatının küçücük bir kısmına da bizleri misafir etmiş yazarımız. Şeffaflıkla açmış içini ve kendi gibi hisseden kişilere de duygusal desteğin önemini göstermiş.
İç dünyamızda yaşadığımız sorunlara, karasızlıklara, arada kalmışlıklara aslında ne kadar da hakimiz. İçimizde hangi yaraları ısrarla kapattığımızı ve topluma uyum sağlamak için yok saydığımız benliğimizi nasıl bir azabın içinde bıraktığımızı kitabın her sayfasında gözlemledim. Şu an gündemimizde büyük yankı uyandıran akran zorbalığının etkilerinin kaç yıl insanın içinde kalan bir sızı, attığı adımı etkileyen bir darbe olduğunu gördüm.
İnsanlar olarak doğayla, canlılarla sürekli etkileşim içindeyiz. Yaşam dediğimiz şeyin manası bu ve bu yolu en güzel şekilde, en yarasız haliyle yürümeliyiz. Her şeyden önce saygı duyarak, empati yaparak, süreklilik arz eden durumlarda ise kendimizi koruyarak devam etmeliyiz bu hayatta. Kimsenin gönül yorgunluğu olmamalı, ışığına engel olmamalıyız.
Bu hayat bir savaş değil, ne kendimizle ne de bir başkasıyla. Güzel izler bırakarak gitmeliyiz, güzel izler bırakılması için örnek olmalı, güzel yetiştirmeliyiz…
Podcast önerisi: Ortamlarda Satılacak Bilgi – Akran Zorbalığı


Yorum bırakın